27 Ekim 2010 Çarşamba

AĞANIN BAĞI

AĞANIN BAĞI

Pasırma yazı. Gökyüzü masmavi. Etrafımda meşeler. Yol, önümde kara bir yılan gibi akıp gidiyor. Teknecik görünmeye başladı. Köyün uzaktan bir fotoğrafını çekmek için durdum. Sağımda yaşlı bir meşe, yaprakları diğerlerinden biraz farklı. Yakından incelemek için duvarı tırmanıp, tarlaya girdim. Yabanıl siklamenler açmış, ağacın dibinde. Pembe elbiseli güzellerin aslını bırakıp süretini aldım. Ölümsüzleşti herbiri.


Az ilerideki dönemeçte, sağa çakıllı bir yol sapıyor. Bu, Duruhan’dan gelip, Ağanın Bağı’ndan geçen, Menekşe Deresi’ni atlayarak, Akça Yayla üzerinden  Gülnar’a giden tarihi yol. Bazen sağa bazen sola kıvrılan, arada sırada inip çıkan yolda birinci vites, Ağanın Bağı’na gidiyorum.


“Sürülerim, deniz kıyısından Ermenek sınırına varana kadar, başkasının tarlasından geçmesin” diyerek Gilindire Büyükalan, Köşk, Sele, Teknecik, Şeyhömer deresi ve Irmasan, Berket, Belenova, Bolyaran, Ayaş, Bardat ve Belkuyu kadar nerede tarla bulmuşsa, satın alan Azgınoğlu Mehmet Ali Efendi’nin mekânına doğru yol alıyorum. Yoldan 5 km sonra sağda yüksekçe bir kayalık, solda kayadan kesme bir harmanlık ve yaprakları sararmış yaşlı dut ve incirler, “Aradığın yer burası. Durdur arabayı” diyor.


Tarihin derinliğe doğru yolculuk asıl şimdi başlıyor. Azgınoğlu M. Ali Efendi’nin evi dut ağaçlarının arasındaymış ama yıkılmış. Evin önünde çok güzel bir bağ varmış. Bu nedenle bu bölgeye Ağanın Bağı denmiş.

Sağ taraftaki kayalık tepeye yürüyorum. Daha önce burada oturanlar kayaları kesmiş üzerini örtüp, ev yapmış. Azgınoğulları buraya sahip olduktan sonra, evlerini yapmaya başlamışlar bu eski yapıların yerine. M. Ali Azgın Ağa tepede bir cami yaptırmış. Caminin avlusunda üç mezar varmış. Avluya bitişik yerde de Azgın Ağa’nın çocuklarının okuduğu  bir okul.


Bir gün bir müfettiş gelmiş. Muhtar Mehmet Ali Efendi’nin evinde kalıyormuş. Orada sarnıç suyu içiliyormuş. Müfettiş suda kurt görmüş. Bunun üzerine okulun kapatılması için bir rapor düzenlemeye karar vermiş. Müfettiş, Pembecik Köyü’ne gitmek üzere refakatçısıyla yola çıkmış. Teknecik’e geldiklerinde, buradaki çeşmeden su içmiş ve yanındaki adama, “Dönünce, Muhtar’a selam söyle, okulu buraya taşırsa, okulun kapatılması için tutacağım rapordan vazgeçerim” demiş. Daha sonra okulu Teknecik’e taşımak için, oraya ev yapmaya başlamışlar.


Tepenin güneye bakan kısmında kesme evler varmış. Tabi yıkılmış. Doğudaki incir ağaçların arasında üç adet sarnıç daha gördüm.

Tepenin kuzey yamacında dibek şeklinde oyulmuş iki adet yuvarlak çukur ile 75x100 boyutlarında kayadan oyulmuş bir tekne gözüme çarptı. Teknenin alt köşelerinden birine de delik açılmış ve kaya kesilerek teknenin hemen aşağısında bir düzlük oluşturulmuş. Böyle bir düzenek, bende teknenin üzüm ezmek için, deliğin ise bu düzlüğe konan bir kaba şıranın akması amacıyla açılmış olabileceği izlenimini uyandırdı.


O kayaları nasıl kestiler, onlarca sarnıcı kayaların içine nasıl açtılar, kimdi bu insanlar, hangi çağda yapmışlardı? Bilgimiz yok elbette. Tarihin derinliklerine gömülüp gittiler. Keşke yazılı bir şeyler olsaydı da okuyabilseydik!

Ama burayı görmek ve o duyguları yaşamak da yetti. Ve açık havada tarihe yolculuk beni mutlu etti.  



Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme